9 Aralık 2010 Perşembe

Masal

      Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde sorunları bir türlü çözülmeyen önemli bir çoğunlukta engelliler varmış. Bu çoğunluk, ülkeyi yöneten ya da yönetmeye aday oy avcısı siyasetçilerce de biliniyormuş. Hepsi, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da “çözmek mi, yoksa çözme vaadiyle oy toplamak mı” ikileminde olsalar da, işi kotaran hep iktidar partisi olmuş.

      Önce katıldığı ilk genel seçimde, göstermelik, az sayıda ve çok çok arkalarda da olsa engelli milletvekili adayları koymuş listelerine… Halkın büyük çoğunluğunun eğilimi, listenin gerisindeki engelli adayları milletvekili yapınca engellilerin sorunların çözülmesine dair umutları artmakla beraber, içlerinden bazıları siyasete de ilgi duymaya başlamışlar.
      Bilhassa “sorunu çözmektense, muhatapları sorunu çözme konusunda söz sahibiymiş gibi göster, olay tamamdır” zihniyetiyle ünlü partinin üst düzey yetkililerinin kafalarında işte tam da bu anda bir ampul yanmış. Mümkünse her şehirde ama öncelikle iktidarın elindeki belediyelerin bünyesinde “meclis” adı altında engellileri toplayıp bir taşla bir kuş sürüsü vurma cinliğine gitmişler.
      Hem “sorunu yaşayan sizsiniz; buyurun çözün” diyerek sorumluluktan kaçacak, hem de katkı koyan ya da koymaya çalışan engellileri, muhtemel bir muhalefetten uzak tutacaklarmış. Çünkü biliyorlarmış ki, iktidar olduğunu hissetmenin bile büyülü bir lezzeti varmış. Hem böylece muhtemel muhalif örgütlenmelerin de önüne geçilebilecekmiş.
      Nitekim öyle olmuş. Bu periyodik toplantılara katılan engelliler, birçok sorunu çözdükleri sanrısına kapılmaya başlamışlar.  Halbuki, kanun çıkalı beş yıl olmasına ve gerekli düzenlemeler için yedi yıl müddet verilmesine rağmen şehir, yollarından resmi binalarına; kaldırımlarından toplu taşıma araçlarına kadar engellilere halen kapalıymış.
      Bu durum kendilerine söylendiğinde klasik siyasetçi ağzı ile “evet ama bizden öncekiler…” girizgahı ile başlayıp üzerinde çalıştıklarına dair sözler söylüyorlarmış. Hatta bazıları bu mini, yerel ve çok da getirisi olmayan iktidar duygusunun etkisiyle milletvekilliği hedefi bile koymuş kendine… Çünkü o ülkede bir “seçilmişler hegemonyası” varmış ve “milletin vekili” olmak, “milletin kendisi” olmaktan çok daha değerliymiş. Bir dönemi bırakın, sadece iki yıl milletvekilliği yapan kişi, “kıyak emekli” oluverip sadece kendini değil yedi neslini kurtarabilirmiş.
      Durum buyken, iktidar sessiz sedasız çıkardığı bir kanunla,  çalışan engellilerin emekliliğini, her seferinde farklı verilen engel yüzdesine bağlamakla kalmamış, kanunu geriye doğru işleterek yıllar önce 15 yılda emekli olacağı söylenerek işe alınan engellilerin emeklilik sürelerini arttırmış da arttırmış…
      Sonuç mu?
     Onu da siz getirin artık, benden bu kadar!

Alper Şirvan
09 Aralık 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder