10 Nisan 2019 Çarşamba

Öğrenilmiş Çaresizlik


İlk önce “öğrenilmiş çaresizlik nedir?”  Özet bir bilgi verelim:
“Öğrenilmiş Çaresizlik, organizmanın göstermiş olduğu tepkilerin sonuca ulaşmaması durumunda, sonucu değiştiremeyeceğine karşı oluşan inançtır.
Bireysel ve sadece bir kehanetten ibaret olan bu durumdaki birinin benlik saygısı düşer. Martin E. P. Seligman’ın 1965 yılında öğrenme ve korku arasındaki ilişkiyi incelerken Ivan Pavlov’un ‘Klasik Koşullanma’ deneyinde keşfettiği bir kavramdır. Ne kadar ders çalışırsa çalışsın sınavdan düşük not alan birinin; "Nasıl olsa yüksek not alamayacağım." deyip ders çalışmaktan vazgeçmesi öğrenilmiş çaresizlik belirtisidir.
Öğrenilmiş çaresizlikte pasiflik söz konusudur. Ayrıca öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olan birinde, pekiştireç ve cezadan kaçmaya isteksizlik vardır. Aslında bir nevi depresyon olarak algılanan öğrenilmiş çaresizlik, bunalımdaki insanların çaresizliği öğrenmesi sonucu meydana gelmektedir.

Bu tip insanlar depresif durumda oldukları için hedeflerine ‘ne olursa olsun yapamayacağım’ mantığıyla yaklaşmaktadır.”
Sosyal medyada yıllardan beridir bir fotoğraf dolaşır. Bir at, yularından plastik bir sandalyeye bağlanmıştır. Bağlandığı sandalyenin, onu zapt etmek şöyle dursun, kuvvetli bir rüzgârda dahi uçabilecek hafiflikte olduğunun farkında olmayan at, öylece durmaktadır. Fotoğrafın altında şöyle yazar:
“Bazen sizi bağlayan zincirler, fiziksel olmaksan çok zihinseldir.”
Hadi “o bir at”; peki ya insanlar? Aynen bu anlatmaya çalıştığım görsele benzer şekilde, görülmez zincirler edinip sonra bu zincirlerin aslında olmayan gücüne kendini teslim ederek yaşayan insanların sayısı hiç de az değildir.
1992 yılı Paralympic oyunlarında atletizm 100 metrede dünya rekoru kırarak Olimpiyat Şampiyonu olan engelli sporcu Larry Banks bu duruma isyanını şu şekilde ifade etmiştir:
“Hayatınız boyunca size hayallerinizin çok büyük, umutlarınızın asla ulaşılmaz olduğunu söyleyen, haddinizi bilmenizi isteyen kişiler daima olacaktır. Onlara aldırmayın.”
Zaten başarılı olarak gördüğünüz her insanın birbirinden farklı gibi görünen her bir hikayesinin ortak noktaları vardır: Kendini tanıma, hedef belirleme, yılmadan ve umudunu asla kesmeden çalışma!
Bireyler ya da toplumlar, kendilerini tanır, buna göre hedef belirler ve umutsuzluğa kapılmaksızın hedefe ulaşma yolunda çalışırlarsa, başarıya ulaşma ihtimallerinin bütün bunları yapmayanlara göre yüksek olduğu gayet açıktır.
Bu noktada, türlü fiziksel engele rağmen hayata imza atmayı başarabilmiş her engel grubundan yüzlerce engelli insan varken, kendilerine inançsal ve zihinsel anlamda türlü engeller çıkarıp hayatı kendilerine ve çevrelerine zehir eden ‘sözde engelsiz’ insanları hiç anlayamadığımı ifade etmeliyim. Hele bir de bu insanların kendi başarısızlıklarına dair öyle saçma ve tutarsız bahaneleri var ki, acı acı gülmeden edemiyorum.
Hani piyango çekilişi yapılmış. Adamın biri “neden bana çıkmadı” diye dövünüyormuş. Etrafındakiler onu teselli etmeye çalışırken sormuşlar, “hayırdır bilader, tek numarayla mı kaçırdın ikramiyeyi, biletin nerede; göster bakalım, belki yanlış bakmışsındır.”
Adam, şaşkınca sormuş:
“-Ne bileti? İkramiye için bilet almak şart mıydı? Bilmiyordum, neden söylemediniz ya!”
Özetle, hayatın ve bir takım sonuçların istediğiniz gibi olma garantisi yok, ama yıllar sonraki kendinize ve gelecek nesillere vicdanlı bir geçmiş bırakmak da sizin iradeniz sınırları dahilinde… Kader diyerek kurtulamazsınız, söyleyeyim.
En azından yangına su taşıyan karınca misali tarafınızın belli olması adına mücadele etmeniz, kaybetseniz de “en azından denedim/gerekeni yaptım” diyebilmenin vicdan hafifliğine erişmeniz gerek… Bu hafifleyiş, yaşlandığınızda çok işinize yarayacak; haberiniz olsun.
Umut, bütün karanlığa rağmen ışığı görebilmektir” demiş Desmond Tutu; ama yetmez, yetmiyor…
Umut ettiklerimiz doğrultusunda çalışmak, üretmek ve mücadele etmek şart…
Tıpkı Mustafa Kemal’in dediği gibi:
“Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder