16 Temmuz 2019 Salı

Engelsiz Arkadaş


Geçtiğimiz günlerde Cerebral Palsy ile yaşayan psikolog arkadaşım Tuğba Erbilen Gültekin, TEDx platformunda gerçekleştirdiği sunumunun ardından kendisiyle yapılan bir gazete röportajında aynen şunları ifade ediyor:
“Benim hiç arkadaşım yoktu. Çünkü içinde yaşadığımız bu toplum, engellilerden uzak duruyor. Uzak durdukça bu konuyu bilmiyor. Bilmedikçe de uzak durmaya devam ediyor. Yani bir kısırdöngü! Oysa bu kısırdöngüyü kırabiliriz.”
         Bu satırları okuyunca hem üzüldüm, hem -kendi adıma- mutlu oldum. Sebebini yazı içinde detaylandırmaya çalışacağım.

         Tuğba ile aramızda on iki yaş var. Hiç yürüyememiş, konuşması zor anlaşılan, sadece sol elini kullanabilen Cerebral Palsy hakkında hiçbir şey bilinmeyen 70’li yılların başında doğmuş bir bireyim. Çocukluğumun ülke içi siyasi karışıklık dönemini kapsayan bölümünde dahi gerek Bursa’da gerekse çocukluğumun büyük kısmının geçtiği Manisa Turgutlu’da arkadaş anlamında fazlasıyla zengin olduğumu fark ettim Tuğba’nın yukardaki ifadesi ile…
         Bursa’da ben çocukken kirada oturduğumuz giriş kat, şimdilerde ancak eski dizilerde rastlayabileceğimiz bir “mahalle atmosferinde” bulunuyordu. Yürüyemiyordum ama tekerlekli sandalyem yoktu daha. Beşinci sınıf yaşına gelip “ille de okula gideceğim” diye tutturana kadar da olmamıştı.
         Büyük ve geniş bir “bebek arabam” vardı tekerlekli sandalyem alınana kadar. Onunla çıkıyordum dışarı. Arkadaşlarım vardı. Hiçbiri engelli değildi. Aynı mahallenin çocuklarıydık. Yeni nesil bilmez; o zamanlar para kazanmak uğruna her yeri bina doldurarak şehri yaşanmaz hale getiren gözü dönmüş amcalar henüz fırsat bulamamışlardı. Oyun parklarımız da yoktu ama, boş arsalar vardı. Bu arsalar o kadar boş ve sahipsizdi ki, mahallenin çocukları ve gençleri buraları oyun alanı olarak kullanmanın da ötesine geçip nizami olmasa da kaleler yerleştiriyorlar, futbol sahası olarak kullanıyorlardı.
         Mahalle maçlarında kaleye geçen bir kaleciydim ben, yürüyemesem de… Belki daha o zaman sonuç odaklı biri olduğum için arkadaşlarımla “bebek arabasının içinde gezmeyi” umursamıyormuşum demek ki. Hiçbir arkadaşımın bebek arabasında olmamı yadırgadığını da hatırlamıyorum -ki bu olmuş olsa bile benliğimde iz bırakacak boyutta olmadığını hatırlamamamdan anlıyorum.
         Hatırladığım sadece şu var o döneme dair: Diğer mahalleden çocuklar maçın heyecanı ile üstüme gelirlerse beni “arkadaş” olarak benimseyen bizim mahallenin çocuklarının benim için onlarla kavga ettiklerini çok iyi hatırlıyorum. Bilmiyorum ama, belki de bu yüzden ne o dönemde ne de hayatım boyunca kendimi asla “farklı da” hissetmedim, “farklı da” görmedim. Özetle bir engelli olarak, hep engelsiz arkadaşlarım vardı benim o yıllarda.
Buraya kadar sorun yoktu. Sorun, arkadaşlarımdan, dolayısıyla doğal sosyal süreçten kopuşum, onların büyüyüp daha uzağa, hatta okula gidebildikleri ama benim gidemediğim zaman diliminde söz konusu oldu. Toplu ulaşım araçlarını kullanamıyordum, onlarla beraber okula gidemiyordum. Yani benim çocukluğumda -en azından benim bulunduğum sosyal çevrede- sorun, “insan” değil “bana göre düzenlenmemiş kamusal alanlardı.”  İşte o zaman ben ilk defa o çocuk yaşıma rağmen durumu fark edip başta okul olmak üzere “herkes gibi, herkesle beraber” olma adına şartları zorlamaya başladım.
Yazının başına dönersek, şartlarına göre güzel bir çocukluk yaşamış Cerebral Palsyli bir birey olarak kendimi şanslı hissedip mutlu olsam da Tuğba’nın yazdıkları ile farkına vardığım toplumsal gerilemeye fazlasıyla üzüldüm.
Teknolojinin insanların hayatını kolaylaştıracak şekilde ilerlediği, birlikte olmak için şartların nispeten iyileştiği günümüzde, insanın insandan kopması ne kadar acı! Acı ama bir o kadar da gerçek!
Paylaştıkça ve hayatın içinde oldukça bu dünyada varsınız. Aksi halde, varlığınız kayıtlardaki birkaç numaradan öteye gitmez.
Ebeveyn ve çocuklar olarak, başımızı azıcık o telefon ve tabletlerden kaldırmanın zamanı gelmedi mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder