19 Ağustos 2019 Pazartesi

Engellenen Bireyler ve Çocuklar


İnternetin henüz “sosyal medyaya evrilmediği” ilk günlerinde “konunun uzmanı” olduğu ve “çocukların engellilerden korktukları” iddiasındaki biriyle tartışmıştım; -o zamanki jargonla söylersek- bir “çet odasında.”  Öyle genel ve negatif bir kabulün olamayacağını, konunun gerçek uzmanlarından aldığım bilgiyle teyit etmiştim ki bunu kendi hayatımdan da gözlemleyebilmişimdir. Bu olumsuz iddianın tam aksine, engellenen bir birey olarak çocuklarla ilişkim, büyüklerden çok daha iyi olmuştur çoğu zaman.

Ta lise yıllarımdan beri bizim evden çocuğun hiç eksik olmaması bir yana -ki sebebini birazdan anlatacağım-, başta amcalarım, benden yaşça büyük hala oğullarım ve onların arkadaşlarıyla vakit geçiren, “kendisiyle oyun oynanan, ilgilenilen bir çocuk” olduğum için ben de öyle bir insan olageldim. İşin aslı, benimle yapılanı yaptım hep hiç de farkında olmadan… Kitap kurdu eczacı amcam, benim için o dönemde nadir bulunan resimli, büyük yazılı kitaplar bulur, alırdı mesela… Ayşegül serisi, masallar haşır neşir olduğum ilk kitaplardı. Hatta daha okuma yazma bilmediğim günlerde, Alageyik’i bana okuyan amcamdan öyle güzel ezberlemiştim ki, görenler okumayı bildiğimi sanırdı.
Başta da dediğim gibi lise yıllarımdan beri bizim evden “çocuk” hiç eksik olmadı. Çünkü, komşu çocukları için “doğal oyun ve eğitim alanıydı” bizim ev… Hatta, üniversiteyi kazandığım yıl doğan, doğduğundan itibaren bizim evde çokça vakit geçiren o zamanki karşı komşumuzun oğlu Çağatay için, bir akşam misafirliğe geldiklerinde, babası, “şimdi anlaşıldı bu çocuğun her gün bu kadar şeyi nereden öğrendiği” demişti. Çağatay, şimdilerde ne tür müzik dinliyor bilmiyorum ama, daha emekleme sürecinde benim dinlediğim müzikler arasından tercihini Alaeddin Yavaşça’dan yana yapmıştı. Evin neresinde olursa olsun, Alaeddin Yavaşça’nın sesini duyduğu anda emekleyerek odama gelir, teybin sesini açmaya çalışırdı.
Çalışma hayatımda da iş arkadaşlarımın çocuklarıyla en iyi bağlantı kuran birey yine bendim. Arkadaşım Serap’ın şimdilerde üniversite öğrencisi olan kızı Öykü, annesi kendisini çalışmakta olduğumuz huzurevine getirdiğinde yanımdan hiç ayrılmak istemezdi. Hatta annesi, onu işyerine getirmediği günlerde aralarında şöyle bir diyalog geçtiğini söylerdi:
“Ayper’e gidelim anne!”
“Kim o Ayper kız?”
“E, ‘bizim Ayper’”
Küçük Öykü’nün gözünde onunla oynayan, ilgilenen, onu konuşturan “bizim Ayper” oluvermiştim.
Aynı durum şu anki iş yerimde de söz konusu olmuş, arkadaşım Dilek’in iş yerine ilk defa gelen oğlu Yiğit’le de “kanka” oluvermiştik. Sonra geldiği zamanlarda da Yiğit, beni arar olmuştu.
Zaman içinde kardeşlerim evlendikten sonra bu sefer yeğenlerim dünyaya geldi ve “bizim evden çocuğun eksik olmama durumu” devam etti. Bugün itibari ile yaşları 17 ile 7 arasında değişen, beni adeta bir kahraman gibi görüp seven dört tane yeğenim var. Hepsiyle bir dolu hatıram var ama, şu anda 12 yaşında olan yeğenim Doğukan’la yaşadığım bir hatırayı paylaşmak istiyorum.
Bir gün Doğukan, arkadaşı Mete ile bize geldi. İkisinin de daha 5-6 yaşlarında olduğu yıllar... Mete, o zamana kadar beni hiç görmemişti. Tanıştık, konuştuk biraz… “Hadi siz oynayın” deyip oturduğum sandalyeden indim; emekleyerek odadan çıktım. Odadan çıksam da onları duyuyordum. Sandalyeden inişimi ve odadan çıkışımı gözleriyle takip eden Mete, ben çıkar çıkmaz Doğukan’a sordu:
“Doğukan! Dayın çıktı…”
Bizimki rahat:
“Bırak çıksın; tuvalete gidiyordur, boş ver! Hadi oyna!”
Bu rahat tavır ve sıradan cevap, Mete’yi tatmin etmedi tabi. Merakını ifade etmeye devam etti ve aralarında şöyle bir diyalog meydana geldi:
Mete: “Ama emekleyerek çıktı!”
Doğukan: “Yürüyemiyor da ondan!”
Mete, kafasındaki asıl soruyu patlattı bu sefer:
“Neden yürüyemiyor dayın; sakat mı?”
Doğukan’ın vereceği cevabı merak edip iyice kulak kabarttım. İşte o an Doğukan’dan o güne kadar üzerinde pek de düşünmediği, durumu tanımlamaya gerek duymadığı belli olan, o efsanevi ve spontane cevap geldi başlangıçtaki umursamaz tavrıyla:
“Hayır” dedi; “sakat değil; yaşlı!”
O an kahkahayı patlattım tabi… Aklıma geldikçe de halen gülerim. Çünkü Doğukan verdiği cevapla arkadaşına dolaylı yoldan da olsa “uğraşma oğlum böyle boş işlerle” deyivermişti.
Sözün özü şu ki, karşı tarafa ne tür bir enerji verirseniz, nasıl yaklaşırsanız öyle de karşılık aldığınız gerçeğiyle beraber, bunu en iyi çocukların algıladığını gözlemlemişimdir. Onlar, hele ki sizden pozitif enerji alırlarsa, çoğu zaman, büyüklerin algısından öteye dahi geçebilirler. Bu konuda sistem ve sistemi inşa etmesi beklenen insanlar kadar, engellenen bireylere de çok iş düşüyor kanaatindeyim.
Dahası, “çocuklarımızı el birliği ile nasıl eğitirsek, onlara nasıl yaklaşırsak, ne derece görerek öğrenmelerini ve öğrendiklerini içselleştirmelerini sağlarsak, geleceğimizi de ona göre şekillendirebiliriz” diye düşünen biriyim.
           Yanılıyor muyum?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder