2 Ocak 2012 Pazartesi

Kalbimdeki Arma

Gerçek Kral Metin Oktay
Galatasaray, her ne kadar doğduğum sene (1973) gelen üç sene üst üste üçüncü şampiyonluğun ardından 14 yaşıma kadar şampiyon olamasa da, asla başka takım tutmadım. Bunda, Ali Sami Yen ve arkadaşlarının o asil duruşlarını fark edip, hayatı, Metin Oktay’ın gollerini seyrederek geçmiş amcamın rolü tartışılmazdır.
Ben onun üstün resim yeteneği ile benim için çizip keçeli kalemlerle bana boyattığı Metin Oktay’ın enfes gollerine ait resimleri ile büyüdüm diyebilirim… Ta o zamanlara dayanır benim armaya ve bu parçalı formaya olan aşkım...
Kalbimdeki Arma
    Tam anlamı ile "Kupa Beyi" idi Galatasaray ben Galatasaraylı olduğum zaman… Birilerinin otuz sene alamadığı Türkiye Kupası tekelindeydi Cimbom’un… İşte yine böyle bir kupa şampiyonluğunun ertesi yılında katıldığımız o zamanki adı ile Kupa Galipleri Kupasının ilk turunda rakibimiz Finlandiya’nın Kususi Lahti takımıydı. 
     9-10 yaşlarımdaydım ve o döneme kadar ne kulüp takımlarımızın, ne de milli takımımızın yabancı takımları yendiğine; bırakın yenmeyi kora kor mücadele ettiklerine şahit olmamıştım.
O gün G.Saray’ın 2-1 kazandığı maçı, amcamla beraber radyodan dinlerken yaşadığım heyecan ve sonrasındaki sevinç bambaşkaydı… O çocuk kafamla şunu düşünmüştüm: “Vay be! Biz de Türkler olarak gâvurları yenebiliyormuşuz ve bunu yapan takım G.Saray! Benim takımım!” Zaten içten içe içime işlenen G.Saray sevdası o gün adeta perçinlenmişti.
 Bu fotoğrafı babam, 
o günlerde oturduğumuz 
evin bahçesinde çekmişti.
O günlerin imkânsızlıkları içinde –parçalı olmasa da- sarı-kırmızı çizgili bir formam olmuştu. Üzerinde arma falan da yoktu ama ben çok istiyordum armalı bir formayı... Çünkü her ne kadar sarı-kırmızı da olsa arma olmadan “cimbom forması” diyemiyordum… Açıkçası, aklımda hep bir “'parçalı' sahibi olmak” vardı ya...
Arma ısrarıma dayanamayan amcam, bir beze armayı çizmiş, halam da işleyip formamın göğsüne dikmişti. Artık formam, gerçek Galatasaray formasıydı… En azından benim gözümde…
***
Ben, özel durumumdan dolayı ilkokulu okumadım. Sadece beşinci sınıfı okuyarak ilkokulu bitirdim. O yıl, sınıfımda G.Saray’lı olarak yalnız ben olsam da rengim daima “turuncudan iz taşıyan tok bir sarı ve vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı” olmuştu. Çünkü ben, “kuruluş maksadı Türk olmayan takımları yenmek” olan bir kulübün taraftarıydım; çünkü ben, zafer şarkıları eşliğinde G ve S harflerinin dansının resmedildiği ve üzerinde bayrağı eksik olmayan o muhteşem armanın sevdalısıydım; çünkü ben, sporun amacının "ne pahasına olursa olsun kazanmak" değil, "sonuna kadar mücadele etmek" olduğunu idrâk etmiştim.
1988-89 sezonunda halen ezbere saydığım o efsane kadro, o zamanki adıyla “Şampiyon Kulüpler Kupasında” sırasıyla Rapid Wien, Xamax ve Monaco’yu eleyip S.Bükreş ile yarı final oynadığında o kupaları Türkiye’den alabilecek tek takımın G.Saray olduğunu adım gibi biliyordum.
Bu inancım, 1999-2000 sezonunda, turlarda hiç mağlup olmaksızın kazandığımız, iki Avrupa Kupası ile vücut buldu. O yıl, bütün Avrupa maçlarımızı bizim evde, mahalleden, ufaklık Furkan’la seyrettik. O zamanlar 6-7 yaşındaydı ve benim G.Saray’lı olma sebebime benzer sebeplerle G.Saray’lı olmuştu.
Aradan on küsur sene geçti… 
Şimdi yanımda yeğenim Doğukan var. O da Galatasaray’lı… 
Yeğenim Doğukan ve Ben

Hem de, dedesinin, odasının duvarına asması için hazırladığı arma için “bu olmamış; 1905 yok burada” diyecek kadar…
Parçalı Formasıyla Doğukan
Şimdiki çocuklar, çok şanslılar... 
Neredeyse -neredeyse değil gerçekten- doğar doğmaz, armanın büyüsüyle tanışıp onu kalplerine  işleyecekleri o kadar çok imkân var ki...
Benim çocukken onlar gibi çeşit çeşit formalarım, arma ile dolu malzemelerim, giysilerim olmadı...
Ama şimdi onlar, formaları üzerlerinde, armanın aşkı yüreklerinde yepyeni zafer ve kupalar bekliyorlar…
Köklü bir gelenekten, aydınlık bir geleceğe doğru yol alırlarken...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme