13 Haziran 2019 Perşembe

İşimizden Yansıyan

     
"Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" demiş Ziya Paşa. “Lafla peynir gemisi yürümez”  ya da “Halep oradaysa, arşın da burada” da diyebiliriz.
Özgüven dediğimiz şey, kişinin becerip beceremeyeceği her şeye balıklama atlaması değil, kendini tanıyıp ona göre davranmasıyla ortaya çıkar. “Hayatta başarı ölçüsü” her ne kadar kişiye göre değişse de “özgürlük” ve “huzurun” herkes için mutluluk verici özellikleri düşünüldüğünde sanırım “başarıyı” çok da abartmamak gerek.
Hayatta en az bir işi iyi yapma gerekliliğinin yanı sıra o işi yaparken ana hedefin “maddiyat olmaması da” şart. Bu kimilerine göre bir paradoks olsa da hayatın temelindeki “dengeye” en güzel örnek. “Sen hakkıyla ve coşkuyla yap ne yapıyorsan, geçim elbette bir şekilde sağlanır” demek, insan için her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.

19 Mayıs 2019 Pazar

Alper Şirvan Kimdir?


     Manisa Saruhanlı doğumluyum. 'Cerebral Palsi' ile yaşayan bir bireyim. Tekerlekli sandalye kullanıcısıyım. Sağ elimi kullanamıyorum.
     İlkokulu sadece 1 yıl okuyarak bitirdim. Okuma yazmayı ilkokul öğretmeni olan annem, evde öğretti. 4 yıl boyunca evde olabildiğince müfredatı takip ettik. Ben “ille de okuyacağım” diye tutturunca, dahası girdiğim sınavda “ilkokuldan mezun olabilir” hükmü verilse de 1 yıl dahi olsa ilkokul öğretmeni görme arzumda direttim. 1984-85 öğretim yılında, İhsan Dikmen 2. İlkokulunda şansıma, bir yılda iki öğretmen görerek, (Yıldız Coşkun ve Demet Tanır) mezun oldum.
     Orta ve lise öğrenimimi, öğretmen olan babamın görev yaptığı okullarda tamamladıktan sonra, yine babamla beraber gidip gelerek, Uludağ Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümünü 1995 yılında derece ile bitirdim.
     1998’de başlayıp kamu ve özelde aralıksız devam eden iş hayatıma, halen Bursa Yıldırım İlçe Sağlık Müdürlüğü Sağlıklı Hayat Merkezi KETEM (Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezi)'de Bilgisayar Programcısı olarak devam etmekteyim.

10 Mayıs 2019 Cuma

Hasta Mısın Birader?

Kelimelerin ve kavramların bir sözlük anlamı vardır, bir de toplumun kendi içinde onlara yükledikleri anlam(lar)ı. Aslan da hayvandır, eşek de… Ne var ki birine “aslan” dediğinde alacağın tepkiyle, “eşek” dediğinde alacağın tepki aynı olmaz.
            Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ-WHO), hastalık (Diseases) ve durumları (State), ICD-10 (International Classification of Diseases "Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması" -10) ‘da toplamıştır. DSÖ, istatistik kolaylık sağlaması için oluşturduğu söz konusu sınıflamayı, gelişen yeni durumlara göre periyodik olarak güncellemektedir.
Hastalık ve durumlar, aynı listede yer alıp hepsine birden “hastalık-diseases” denilince ortaya elbette “tuhaf durumlar” çıkıvermiş kaçınılmaz olarak. İşte size bu listede yer alan “hastalık” kodlarından birkaç örnek:
R45    Emosyonal duruma ait semptom ve belirtiler
R45.0 Sinirlilik
R45.1 Huzursuzluk ve ajitasyon
R45.2 Mutsuzluk (favorim bu)
R45.3 Demoralizasyon ve apati
R45.4 İrritabilite ve kızgınlık
R45.5 Düşmanlık
R45.6 Fiziksel zorbalık

10 Nisan 2019 Çarşamba

Öğrenilmiş Çaresizlik


İlk önce “öğrenilmiş çaresizlik nedir?”  Özet bir bilgi verelim:
“Öğrenilmiş Çaresizlik, organizmanın göstermiş olduğu tepkilerin sonuca ulaşmaması durumunda, sonucu değiştiremeyeceğine karşı oluşan inançtır.
Bireysel ve sadece bir kehanetten ibaret olan bu durumdaki birinin benlik saygısı düşer. Martin E. P. Seligman’ın 1965 yılında öğrenme ve korku arasındaki ilişkiyi incelerken Ivan Pavlov’un ‘Klasik Koşullanma’ deneyinde keşfettiği bir kavramdır. Ne kadar ders çalışırsa çalışsın sınavdan düşük not alan birinin; "Nasıl olsa yüksek not alamayacağım." deyip ders çalışmaktan vazgeçmesi öğrenilmiş çaresizlik belirtisidir.
Öğrenilmiş çaresizlikte pasiflik söz konusudur. Ayrıca öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olan birinde, pekiştireç ve cezadan kaçmaya isteksizlik vardır. Aslında bir nevi depresyon olarak algılanan öğrenilmiş çaresizlik, bunalımdaki insanların çaresizliği öğrenmesi sonucu meydana gelmektedir.

8 Mart 2019 Cuma

Otomobiller ve Tekerlekli Sandalye


Konu önemli! Uzun yazıları sevmediğinizi de biliyorum. O yüzden olabildiğince kısa ve net ifade etmeye çalışacağım.
Dünyada otomobil ve petrol pazarlayan, kendi halkını toplu taşımaya, diğer ülkeleri ise ürettiği otomobilleri satın alıp tabiri yerindeyse “bireysel otomobillenmeye” yönelten “dünya egemenlerinin” pompalamasının aksine, otomobil benim için gerçekten bir “vasıtadır” o kadar…
Neye “vasıta”? Gideceğim yere ulaşmama vasıta… NOKTA!
Eh, devir sürat devri… Hayatı, “ilk varan kazanır” şeklinde yaşamaya adapte olduk olmasına da her ne kadar toplu ulaşım bilerek geri bırakılsa da “en hızlı otomobil eşittir en hızlı varış” anlamına gelmiyor artık… Çünkü trafik yoğun, park yeri ciddi problem…
Hal böyle olunca, ormanları talan edip yol ve köprü yapmak da sonuç getirmiyor çünkü insan denen varlık “güç” atfettiği “otomobile” doymuyor ne yazık ki…
Bu gerçeği ifade ettikten sonra asıl konuya gelelim… Başta da dediğim gibi, aslında sadece birer vasıta olan otomobillerimize evlat gibi bakmıyor muyuz? Bakımı, tamiri gerektiğinde en iyi servisi arıyoruz, hatta çoğunu beğenmiyoruz, değil mi?

14 Şubat 2019 Perşembe

Mavi Orkide (Alper Şirvan'ın İlk Romanı) : Efsunlu Bir Hayalde Gerçeğin En Adil Biçimi


Öncelikle her ne kadar www.alpersirvan.com web sitemden hakkımdaki detaylara ulaşabilir olsanız da bu yazı özelinde kendim hakkında özet bilgi vereyim:
1995 yılında Uludağ Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümünü bitirdim. O gün bugündür halen kullanılmakta olan onlarca yazılımı üreten bir programcı olmakla beraber Cerebral Palsy (serebral palsi) ile yaşayan, tekerlekli sandalye kullanıcısı bir bireyim.  
1998 yılında başlayıp kamu ve özelde aralıksız devam eden iş hayatıma, halen Sağlık Bakanlığı'na bağlı Bursa Yıldırım İlçe Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı Sağlıklı Hayat Merkezi - KETEM (Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezi)’de -her ne kadar Bilgisayar İşletmeni kadrosunda olsam da- fiilen Bilgisayar Programcısı olarak devam etmekteyim.
Çocuk yaşlarda başlayan “kendini yazarak ifade etme” serüvenim, ilk kitabım “Issız Bir Sevda” ile bedenlendiğinde 1996 yılıydı. Büyük bir heyecan, kitapçı bir ağabeyimin desteği ve kendi imkanlarımızla yayımladığımız “Issız Bir Sevda” bir buçuk yıl gibi bir sürede o günün şartlarında ciddi bir satışa ulaşmıştı. Hoş, ulaşmasaydı da ben yazmaktan, üretmekten vazgeçmeyecektim. Çünkü yazmak, yazarak kendimi ifade edip üretmek benim hayat biçimim…